6 Ocak 2016 Çarşamba

Meclis’teki yeni anayasa görüşmeleri bir tiyatrodur

Öyle diyelim öncelikle, evet Davutoğlu’nun önce Kılıçdaroğlu’yla yapılan dün de Bahçeli ile süren “yeni anayasa” üzerine görüşmeler, bir tiyatrodur. “Yeni anayasa oyunu”nu ortaya koyan “eser sahibi” bu görüşmelerde rol alan üç politik lider değildir, Beştepe’dir. Önce bunun bilincinde olunmalı.
Cumhurbaşkanı’nın bastırması üzerine Davutoğlu’nun yeni anayasayı, yani ülkenin rejim meselesini gündeme aldığı görülüyor.
Beştepe’nin Meclis’te sahnelettiği anayasa üzerine görüşme trafiği, olayın yumuşak yönüdür. Esas “serti”, yani yeni anayasanın esasını ise RTE sahneye koymaya başlamıştır
Meclis’teki komisyondan anayasa üzerine bir uzlaşma çıkar mı?

Üç olasılık var:
1) Bugünkü parlamenter sistemi güçlendiren, 60 maddesi üzerinde mutabık kılınan görüşmelere devam. Unutmayın ki bu 60 madde, dün Atilla Kart’ın da açıkladığı gibi, esasında parlamenter sistemi öngörmektedir. Başkanlık sistemi rejimine göre başlayacak bir anayasa-rejim tartışması şüphesiz 60 madde üzerinde de önemli düzeltmeleri gündeme getirmek zorundadır. Bu tartışma yaşanacaktır komsyonda. Yine diyelim ki parlamenter sistemi güçlendiren bir sistem çıkıyor, öncelikle Davutoğlu’nun bunu kabul etmesi mümkün mü? Evet, serbest olsa tabii ki, ama Beştepe hayır diyecektir.
2) Bir olasılık, gerçekten de güçler ayrılığına dayanan, başkana karşı denge olarak parlamentoyu güçlü kılacak, Amerikanvari bir sistem üzerinde anlaşmaktır. Başkan’ın “adalet dağıtmayacağı”, “kral veya padişah rolünü üstlenmeyeceği”, buna hevesleri kesinlikle yasal olarak frenleyen, yargının özerkliğini ve tarafsızlığını, sadece adalet dağıtıcılığını garantileyen bir sistem... Bu olabilir mi?
3) Cumhurbaşkanı’nın istediği “partili cumhurbaşkanı” da gündeme gelecektir. Ama Meclis’in bunu kabul etmesi de beklenmemeli.
Yani demek istediğim şu: Bu komisyon ve Meclis’den, RTE’yi tatmin edecek “yeni rejim”in çıkması mümkün gözükmüyor.

Beştepe’nin ki tiyatro değil gerçek
Zaten bunu bilen RTE erken davrandı ve Meclis’teki görüşmelere paralel kendi programını sahneye koydu. Aslında bu sahne alışı, Meclis’teki görüşmeleri de bence birden tüketmiştir: Siz ne yaparsanız yapın, neye karar verirseniz verin, ben kendi başkanlık rejimi anayasamı bizzat yürüteceğim.
Evet Meclis’teki tiyatro, Beştepe’ninki ise gerçek.
RTE’in, HDP liderlerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp tutuklatma yolunu işaret etmesi, hem HDP’yi hem de MHP’yi, bir üçüncü seçimle Meclis dışında bırakma siyasetinin bir parçasıdır. (Anayasayı çiğnediler bunun bedelini öğrenecekler, dedi. Can ve Gül için de bunun bedelini ödeyecekler demişti)
RTE başkanlık rejiminde kendine güveniyor, bir meydan okuma yapıyor.
Muhalefete bunu ciddiye alın derim. CHP Meclis’teki tiyatroyu görüyor mu? Var gücüyle, RTE’nin açılımını dengeleyecek ona karşı bir engelleyici strateji mi oluşturacak..

Hoşsohbetliği mi, yoksa toplumsal kini mi
Bir iktidar kalemşörünün ölümü ilginç saflaşmalara yol açtı. Hürriyet’ten iki yazar, ve başkaları, aslında o yazarın ikili ilişkilerde ne kadar hoşsohbet bir insan olduğunu yaza yaza bitiremediler. Yazılarının dehşet ve şehvet yüzü ile kendisi arasında derin ayrılıklar olduğunu yazdılar.
Bizi ilgilendiren ne? Adamın hoş sohbetliği mi, yoksa yazıp çizdikleriyle kamuoyunda yarattığı büyük olumsuz etki mi.. Kamusal yönü, toplumda yarattığı derin yarıklar bizi ilgilendiriyor. Zaten Cumhurbaşkanı da onun için "Uzun süredir bir yol arkadaşlığımız vard. Hemen hemen her seyahatinde yanımda olan bir arkadaşımızdı. Güçlü bir kaleme sahip olduğuna inanıyorum. Doldurulamayacak bir yere sahip olan bir kardeşimiz olarak görüyorum"  dedi.
Gerisi palavradır.TSK’nın, CHP’nin yayınladıkları mesajlar, onun hoşsohbetliği ile mi ilgiliydi? Yoksa toplumda yarattığı kin duygularından çok mu memnundular..
Komik bir toplumuz. Tüm kurumlarımızla birlikte..
 5 Ocak 2016 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

5 Ocak 2016 Salı

Bir “adalet dağıtıcı başkan” olarak Cumhurbaşkanı


Saray Başkanlık Savaşını Başlattı -2

Cumhurbaşkanı’nın üniter yapı ile başkanlık sisteminin bir arada olduğuna örnek olarak gösterdiği Hitler Almanya’sı üzerine konuşmasında çok önemli bir başka açıklaması daha vardı:
Yani Hitler Almanyası'na baktığınızda orada da bunu görürsünüz… Yeter ki bütün mesele o başkanlık sisteminin uygulamada halkını rahatsız eden bir yapısı, karakteri olmasın. Yani uygulamada siz eğer adalet dağıtıyorsanız halkın aradığı nedir, adalettir. Bu olduğu anda zaten sıkıntı olmaz.”
Hitler önemli tabii, dünyada Hitler Başkanlık rejimine olumlu yönüyle yaklaşan başka bir siyasetçi var mı bilemem, ama çok önemli bir şey söylüyor Cumhurbaşkanı: Uygulamada adalet dağıtmak, halkın da istediği bu.
Başkan, adalet dağıttığı sürece ne sorun olabilir ki!

Başkanın görevi adalet dağıtmak olabilir mi?
Ama bir dakika, diyelim ki RTE Başkan seçildi, adalet mi dağıtacak! Diyelim ki yanlış ifade etti aslında adil olmayı kastetti, adil olmak veya adalet dağıtmak, bir Başkan’ın işi mi, görevi mi?
RTE’nin Başkanlık rejimi veya sistemi düşüncesindeki temel çizgi, her şeyin “Başkan”a bağlı olduğu ve her şey konusunda Başkan’ın karar verdiği bir rejim düşüncesi.. Pardon burada rejim bile yok, sadece “Adalet dağıtan adil olan bir Başkan” var. Bunu, yasaları kendi koyup kaldıran bir tür padişahlık-mutlakiyet, krallık rejimi ile örtüştürebilirsiniz.
Bizim bildiğimiz, Cumhuriyet rejiminde her şey yasaların egemenliği altındadır. Anayasayı ve yasaları yurttaşlarına eşit olarak uygulamak bir hükümetin ana grevidir, yoksa anayasayı ve yasaları çiğner ve hesap verir. Adalet dağıtmak mahkemelerin işidir. Mahkemeler yasal kuruluşlardır ve yargıçlar kendilerini bağlayan yasalara göre “adalet dağıtıcı”dır.

Keyfilik rejiminin adı
Adalet dağıtmak bir başkanın işi değil, hükümetin de işi değildir.
Cumhurbaşkanı da anayasal ve yasal sınırları içinde yöneticidir.
Bu görevini yerine getirirken de, yasaların öngördüğü, emrettiği şekilde herkese “adil” davranmak zorundadır, siz buna isterseniz “eşit muamele” deyin. Bu tüm Cumhuriyet yönetimlerinin abc’sidir.
Yok hayır, Cumhurbaşkanı, kendisi için adalet dağıtıcı rolü biçiyor. Halka da  adalet dağıttığınız sürece bir sorun çıkmaz diyor. Adaleti bir kişi dağıtacaksa, keyfilik rejimidir bu.
Bu düşünce, ülkenin, milletin “baba” figürüne, padişahlık veya mutlakiyette / krallıkta “tanrının yeryüzündeki temsilcisi” rolüne kadar gider. Cumhuriyet dışı rejimlerde, geçmiş yüzyıllarda öyledir. O keyfi, babalık rejimleri halk tarafından birer birer yıkılıp yerine Cumhuriyet kuruldu.
Şimdi ise bize, milletlerin uygarlıkların geride bıraktığı tarihin olumsuzluğunageri dönüş dayatılıyor. Oysa, ülkelerin, halkların lehine işlemesi için tarihsel gelişmenin, tarihsel olumluluğun belirleyici olmasıve sürekli olarak bu yönüyle toplumların ana direğini oluşturması gerekir.
RTE ve çevresindeki “Osmanlı aşkı”nın neden ikide bir depreştiğini merak ediyorduk diyenlerin, şimdi bunu “RTE’nin adalet dağıtıcı başkan” tiplemesiyle birleştirirlerse, anlamlı bir sonuç elde ederler.

RTE adaletli mi?
Ayrıca Cumhurbaşkanının ne kadar “adaletli” olduğuna, davrandığına örnek bulmak için bin şahit gerekir. Bu konuda arkeolojik kazı yapmak bile fayda getirmez.
Mesela sıradan bir örnekle yetinelim:  Can ve Erdem’in tutuklanması, Cumhurbaşkanı’nın “bunun bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu” biçimindeki sözleriyle, fiili “adalet” uygulaması olarak tarihe geçti. Cumhurbaşkanı, bıraksa adliyenin suç unsuru bulamayacağı bir konuda, kendisi için “adil” gibi görünen, ama yasalar için keyfi bir durum yaratıyor. Buna benzer çok olay yaşıyoruz
Çünkü o adalet dağıtan bir “başkan” rolünde. Yasa var mı yok mu önemli değil; kendisi, şimdiye kadar olmayan yeni bir fiili durum yaratılmasını istiyor ve bağlı mekanizma harekete geçiyor.

Başkanlık mı dedin? Pardon... 
4 Ocak 2016 Pazartesi / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

3 Ocak 2016 Pazar

Saray Başkanlık Savaşını Başlattı


Evet epey bir süredir, Cumhurbaşkanı’nın gündemindeki ana konunun başkanlık rejimi olduğunu yazıp duruyoruz, bazılarınız bıkmış olabilir, ama bu konu ülke geleceği için çok önemli. Şimdiki siyasi koşullar böyle sürdükçe, 2016’nın ana konusunun Başkanlık olacağı ve sorunun bu yıl çözülebileceği varsayımım, bütünüyle doğru çıkıyor: RTE birden vites yükseltti.
Başkanlık sistemi genellikle federatif yapıdaki ülkelerde var, üniter devletlerde, yani her şeyin tek merkezden yönetildiği tek parlamentolu devletlerde Başkanlık sistemi yoktur, biçimindeki eleştirilere yanıt olarak, Hitler Almanya’sını örnek göstermesi üzerine, tüm dünyada ilgi RTE’nin üzerinde toplandı.
Hitler gibi müthiş bir diktatörün yönetimi, “üniter birliğe sahip ülke” diye dile dolanması bile büyük bir fütursuzluk örneği.. Şimdiki Almanya ise federatif yapıda. Hitler’in, kurduğu rejimin yıkılmasıyla birlikte, öyle mutlak güç de dağıtıldı. Almanya’nın Hitler Almanyası rejiminden çıkarttığı dersi gören yok mu “Saray çevresi”nden?  RTE’nin, bu örneği verirken, gelecek tepki falan hiç bir şey umurunda değil miydi? Galiba öyle..
RTE de her şeyi kontrol etmek, her şeye karar vermek isteyen, dünyanın epey örneğini gördüğü liderlerden biri.
İki noktaya acilen değineceğim. İlki şimdi, ikincisi ise yarına..

Saray’dan propaganda atağı
Erdoğan, başkanlık rejimine geçişin esas tüm hazırlığının, Atatürk’ün mirasını çiğneyerek üzerine diktiği Başkanlık Sarayı’ndan yapılacağını resmen açıkladı. İnsanları, uzmanları vb çağıracaklarmış, düşüncelerini ve Başkanlık Rejimine itirazlarını öğreneceklermiş, buna göre de, propaganda ile halkın kafasını yıkama işlemleri başlayacak
Olacak şey mi?! Bizzat kendisi için istediği bir rejim sistemini, devletin parasıyla, tutulan adamlarla, borazanlığa hazır bir medya ordusuyla birlikte yürütmek... Başkanlık Sarayı, rejimi değiştirmenin de merkezi oluyor.
Öyle anlaşılıyor ki, RTE’nin isteği üzerine Davutoğlu muhalefet partileriyle başkanlık anayasasını görüştü. RTE’nin arzuladığı biçimde bir Başkanlık Rejimi’ne Davutoğlu’nun destek olacağına inanmak zor. Yeni bir anayasa konusu Meclis’te tartışılacaktır, ama oradan RTE’nin istediği çıkmaz. Davutoğlu, Başkanlık Sistemi’nin bile bir uzlaşı ile kabul edileceğini belirtiyor.

Davutoğlu’nun kırmızı çizgisi
Kırmız çizgi RTE ve çevresi ile Davutoğlu arasında salt bu rejime ilişkin farklılıklardan dolayı bir hesaplaşma-çatışma yaşanır mı, bilmiyorum. Ama soruyu canlı tutmalıyız. Davutoğlu, RTE ile “uzlaşma çizgisini” nereye kadar sürdürür? Hürriyet’e yürüyen adamın bakan yardımcı yapılmasına, ona ödül vb verilmesine tamam da.. Davutoğlu’nin bu uzlaşı çizgisinde bir “kırmızı çizgisi” var mı? Bilmiyoruz.
Ama Davutoğlu’nun bazı gazetecilerle yaptığı bilgilendirme toplantılarında, kayıt ve yazı dışı konuşmalar yaptığı ve pek çok konuda farklı düşüncelerini ortaya koyduğunu biliyoruz. Şüphesiz bunları RTE de biliyor.
RTE ve Sarayı, Meclis’ten istediği hızda ve biçimde bir öneri gelmeyeceğinin bilincinde. Parlamento’da kurulacak bir komisyon pek de umurlarında değil.

Meclis’in görevini üstlenme
Bu nedenle de “parlamento dışı” güçlerle, yani Saray ve çevresinin hazırladığı özel ikna programlarıyla bu işi kotarmaya soyundu. Bu bile başlı başına Meclis’in görevini üstlenmedir.
Hazırlanın, bir kaç aylık sürecek bir program yapmışlardır. İlkbahar ve hatta yaz bu ikna propagandasıyla geçer. Buna paralel de Meclis’teki komisyonda yeni rejimin üzerinde uzlaşılacak rengi belli olur.
Peki sonra?
Sonrası, Meclis’e bir Başkanlık Rejimi önerisi gelir. İki öneri de gelebilir, Meclis ve RTE. Ama RTE’nin parti üzerindeki büyük etkisi nedeniyle, istediği türde bir rejim önerisi öne çıkar. Meclis’te bu öneriyi referanduma götürecek bir çoğunluk yakalayamadılarsa...
Takvim sıkışık. Sonbahar sonrası, 2017 başında bir Başkanlık Rejimi için genel seçimi bekleyeceğiz, gibi..

3 Ocak 2016 Pazar / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

1 Ocak 2016 Cuma

Olasılıkları bir bir tüketme stratejisi

 Dün Kılıçdaroğlu ile Davutoğlu’nun bir araya gelmesine nasıl bakarsınız? İyi tarafından baktığımda, ülkemizin özellikle demokratikleşme ve terör (ve dış politik açmazlar) gibi temel sorunlarını tartışmaları ve iki partinin Meclis’te birlikte hareket etme kararları almaları, sadece sevindirici olur.
Türkiye büyük açmazlar içinde, bölünmeye doğru gidiş tehlikesi dahil. Özellikle Batı’nın Türkiye’ye bakışı, bölünmekte olan ülke bakışıdır. Eğer bu politik bir yaklaşıma dönüşürse, başımız belada demektir. Dikkat edin başımız diyorum, tüm bu durumun yaratıcısı bu iktidar ve liderleri olmasına rağmen; bu ülke bizim..
İki liderin demokratikleşme konusunda (yüksek seçim barajı, hak ve özgürlüklerin doğal işleyişi, basına gerçek özgürlük, yargının gerçekten tarafsız ve bağımsız işleyişinin sağlanması, siyasal partiler yasası, siyasal etik..) anlaşabilmeleri-uzlaşabilmeleri ülke için rahatlatıcı olay olur..
Davutoğlu, hükümetin başı olmasına rağmen, tüm bunlarda yetkili mi, bilmiyoruz, hatta sanmıyoruz bile denebilir.

Siyasi gücü ile dayatıyor
Nedenini biliyorsunuz. Tüm yetki ve sorumluluklar Başbakanda olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı, partisi ve hükümeti üzerindeki büyük siyasi gücü nedeniyle, bu yetki ve sorumlulukları kullanıyor, en azından paylaşıyor.
Siyasi planda egemen olan Cumhurbaşkanı.. Davutoğlu’nun temel meselelerde ancak ve ancak Cumhurbaşkanı’nın onayı ve onunla uzlaşı halinde harekete geçebileceği gözüküyor. Bunu da kabul ediyor.
Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanı’ndan yer yer farklı görüşleri savunduğunu biliyoruz. Ama görüşmelerden çıkan sonuç ana konularda Cumhurbaşkanının iradesini kabul şeklindedir.
Mesela 7 Haziran seçimlerinden sonraki tabloda, Davutoğlu gerçekten CHP ile koalisyon görüntüsü verdi, ama bunu gerçekleştiremedi.
Cumhurbaşkanı da, aslında kendi üstünlüğünün kaybolacağını gördüğü an, Davutoğlu’nun kendi başına hareket edeceği bilincindedir. Bu bakımdan, Başkanlık Sistemi ile siyasal ve kişisel olarak durumunu yasal garanti altına almak istiyor.
Başbakan ile Cumhurbaşkanının yeni anayasa konusunda düşünce ve stratejilerinin örtüşmediği düşüncesindeyim. Cumhurbaşkanının 2016 gündeminin ana konusu Başkanlık Anayasası’dır, her gün yaptığı konuşmalarda bu konunun aldığı yere bakın, görürsünüz.

Önce her olasılığı deneyecek
Cumhurbaşkanı şimdi, başkanlık sistemli yeni anayasayı Meclis’e ve topluma kabul ettirme politikasında seçenekleri bir bir tüketme stratejisi izliyor.
Bu konu CHP ile görüşülecek. MHP ile görüşülecek. Millete gidilmeden önce türlü çeşitli her olasılık denenecek..
Davutoğlu da, bütün bu aşamalarda rol alacaktır, almak zorundadır.
RTE tüm seçenekleri toplum önünde tükettiği anda (Referandum dahil), önünde seçimlerden başka bir seçenek kalmadığını söyleyecek ve üçüncü seçimi zorlayacaktır.
Tabii, üçüncü seçimi kazanacağını net olarak gördüğü an.
Kazanmak demek, en azından 330 milletvekili garantisini görmek demek.
Tabii bu stratejisinin tamamı, HDP’yi veya MHP’yi veya ikisini birden Meclis dışına düşürmeyi kapsıyor.
PKK ile savaşı da bu bağlamda değerlendirin.
Kürt Meselesi, hala RTE’nin oyun alanı, seçim stratejilerinin bir parçasıdır.
Dün barış süreci olarak..
Bugün de savaş süreci olarak..
Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu gerçekten bir demokrasi barajı kurabilirler mi? Şimdilik inanacak bir tarafı bulunmuyor bu seçeneğin..
***
Ama, hepinize, her şeye rağmen mutlu bir yeni yıl diliyorum.
Umut var mı diye sormayın, umut tükenmez.

İki bilge konferansı

Her ayın ilk cumartesi günü Bahçeşehir’de düzenlediğimiz Doğan Kuban- Bozkurt Güvenç konferansı, bu Cumartesi yani 2 Ocak’a denk gelmesi ve üniversitenin kapalı olması nedeniyle 9 Ocak tarihine ertelenmek durumunda kalındı. Yine Beşiktaş Bahçeşehir Üniversitesi’nde..
31 Aralık 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

30 Aralık 2015 Çarşamba

“ODTÜ Yıkılsın Üniversite Kurulsun’”cular Nereli?




Malatya Üniversitesi’ndeki fotoğraf tüyler ürperticiydi.. Yukarıda bir bakın. Pek çok açıdan kötü, karamsar.
Sadece, iki-üç bin yıl öncesinin ilkelliklerini toplum düzeni olarak bugüne satmaya çalışan IŞİD’ci ve benzeri uygarlık yıkıcısı kafaların üniversitelerde bulunuyor olması açısından değil. Bu hep olacak. Batı toplumlarında da olacak, bizde de. Şüphesiz bizde daha çok çünkü bu kafanın izdüşümü yukarıda doğru iktidar ortamına kadar uzanıyor.
Tüyler ürpertici veya dehşet uyandıran yönü olayın, taşıdıkları veya ilan ettikleri “ODTÜ Yıkılsın Üniversite Kurulsun” sloganında yatıyor.
ODTÜ üniversite değil mi? Hem de ülkemizin en baba bir kaçından biri.
Üniversite nedir? Üretendir, araştırandır ve yetiştirendir, öğretendir öncelikle.
Toplumların gelecekleri orada filizlendirilmeye çalışılır.
Bunlar hiç tartışılmayan konulardır.
Ama bu sloganı taşıyan örümcek kafa, bunların hepsini reddediyor.
ODTÜ dünyanın sayılı üniversitelerinden biriyse eğer, birileri ODTÜ’nün yıkılmasını istiyorsa, burada tam bir ihanet var demektir. Ülkenin geleceğini ayaklar altına alan bir ihanet, tabii ki topluma karşı bir ihanet.
Toplumun daha mutlu ve refah içinde yaşamasını sağlayacak, bu isteğe katkıda bulunacak iyi bir kurumun yıkılmasını istemek, geleceğin yıkıcılığına soyunmaktır. Hainlik buradadır.

Üniversitenin sitesindeki duyurulardan
ODTÜ yıkılsın, üniversite kurulsun diyenlerin kafalarındaki “üniversite düşü” nedir diye baktığınızda, şunları görürsünüz.
* Panel: Vahyin Işığında Salih Amel ve Müslümanlar 
* Konferans: Edebiyat ve Sembolün Dili 
* Din ve Trafik Sempozyumu
* Konferans: Orta Dönem İslam Devlet Düşüncesinde Siyasal İktidarın Meşruiyeti (maverdi Örneği)
* Konferans: Dindarlık ve Küresel Süreç
* Konferans: Kur'an ve Medeniyet Tasavvurumuz 
* Panel: Ehl-i Beyt, Hz. Hüseyin ve Kerbela 
* Çalıştay: Uluslararası Arapça Çalıştayı 
* Uluslararası Fazlur Rahman Sempozyumu
*  “Diriliş Dünya Görüşü ve Sezai Karakoç” Sempozyumu Yapıldı
* Ve bazı değişik haberler daha.. Bir de bir gazeteden haber var: İnönü Üniversitesi Türkiye’ye Model Oldu
  
Burası hangi üniversite?
Peki bu hangi üniversite? Mısır’daki El Ezher veya Suudi Arabistan’da bir üniversite mi?
Hayır Malatya’daki İnönü Üniversitesi. Ve hemen hepsi İlahiyat Fakültesi’nin aktiviteleri.. Sanki baştan sona  bir İlahiyat Üniversitesi sanırsınız.
O pankartçılar da orada yürümüşler. Eylem haremlik selamlık biçiminde vuku buldu ayrıca. Eylemi düzenleyenler de “İnönü Üniversitesi Müslüman Öğrenciler İnisyatifi” imiş.
Şimdi tabii ki o pankartı taşıyan ilkel beyinler, bakıyorlar ki ODTÜ’nün duyurularında böyle bir şey yok.. Eh öyleyse orası üniversite değil diyorlar. Yıkılsın ve dini tartışmaların yapıldığı bir üniversite kurulsun istiyorlar.

Parlayan bilim yuvasıydı
İlahiyat Fakültesi, bir zamanlar tarikat yuvası haline geldiği için YÖK’çe kapatılmıştı, bugün ise üniversitenin parlayan yıldızı olduğunu söylüyor oradaki bazı öğretim üyeleri.
Peki bilim? Yani Fizik, Kimya ve Biyoloji Bölümleri ne durumda? Eski rektör Fatih Hilmioğlu orayı bir bilim yuvasına dönüştürmek için büyük yatırımlar yapmış, İnönü Üniversitesi’nin bilim yuvası olarak yıldızı parlamıştı.  Ben bu durumu yakından izleyen bir insandım. Hilmioğlu’nun bu parlak başarısı, Ergenekon davasına dahil edilmesi ve Silivri’ye tıkılmasıyla ödüllendirildi! Derecesiz bir alçaklık yaşadık.
Sonrası, bugünkü yapı ortaya çıktı; bu bölümlerin araştırma görevlisi kadroları çok azaldı. 8 yıldır buralara tek asistan bile alınmadığı ileri sürülüyor.
Bir öğretim üyesi diyor ki “Büyük emeklerle 30 yıl önce kurulmuş olan ve geçen yıla kadar varlığını sürdüren Drosophila (meyve sineği) laboratuvarı son yetişmiş elemanı da rektör tarafından işten atıldığı için (50D kadrosu asistanı olduğundan) kapanmıştır. Nobel ödüllü ilim insanı Prof. Sancar, araştırmalarını bu organizma üzerinden yürütüyordu!”
Şimdi fotoğrafa bir daha bakın ve taşınan yazının anlamı üzerine yeniden düşünün..
29 Aralık 2015 Salı / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı